İşini Yap, İlişkini Kur!




Geçtiğimiz günlerde arkadaşımın oğlu (ismi bu yazıda Talip olsun) akşam bize çaya geldi.

“Bilal Amca! Biraz sohbet etmek, tecrübelerinden istifade etmek istiyorum” dedi. Rize çayını demledik, karşılıklı konuşmaya başladık.

“Kaç sene oldu işe başlayalı?” “11 sene oldu amca!” “Pozisyonunda değişiklik olmadı mı?” “Yok amca, aynen devam ediyoruz. Aslında ben de onu soracaktım sana. Amirlerimden bir şey talep etmem uygun olur mu?”

Talip’in bu sorusu beni gençlerle buluştuğum seminer salonlarına götürdü. “Bak” dedim.

Bu soru, üniversitelerde gittiğim seminerlerde bana da soruluyordu: “THY Genel Müdürü nasıl oldunuz?” diye. Çocuklar merak ediyordu. Türkiye’nin gurur markası bir şirketin Genel Müdürü nasıl olunuyordu? Kim bilir, belki akıllarında benim okullar veya ailemin imkânları açısından ne kadar şanslı olduğum ya da kimleri araya koydurduğumun cevaplarını arıyorlardı.

Cevabım hem onların şaşkınlığını hem de ümitlerini artırıyordu. “Ben” diyordum, “babası Almanya’da işçi olarak çalışan ve babasını yılda sadece bir hafta gören bir çocuk olarak büyüdüm.”

İlkokulu ve ortaokulu Rize İkizdere’de, liseyi Pendik’te okudum. Beklediğiniz gibi kolejlerde okumadım.

Peki nasıl THY Genel Müdürü oldum? Kader diyeyim. Ama bu konuyu tek başına çözer mi? Anlaşılır kılar mı? Zannetmem. Bize bakan yüzüyle anlatayım;

Benim özelimde, yaşadıklarım ile söyleyeyim: Kader, ama çalışmakla, çok çalışmakla yoğrulan bir kader bu.

“Talip! Kendi hayatımın bana verdiği tecrübe şu: İşin seni yükseltecek. İyi insanlara denk gelir, işini iyi yaparsan amirlerin muhakkak seni görür. Onlar seni ister veya önerir. Bende öyle oldu, nasip öyle tecelli etti.”

"Süper Şef"likten Genel Müdürlüğe

Uzun sürdü sohbetimiz. Kendisine yaşadıklarımdan örnekler anlattım. O zamanki ismiyle İstanbul Ulaşım AŞ’de Elektronik Atölye Şefi olarak çalışırken, yıllar sonra öğrendiğime göre arkamdan “süper şef” denildiğini; bunun da sabah vardiyası öncesi soğuk bir gecenin devamında, iki sandalye üzerinde, elektrik sobasının yanında uyur halde Genel Müdürün beni görmesiyle başladığını anlattım. Sonrasındaki tüm görevlerimde, bir üst makama hep kendisine bağlı çalıştığım amirlerim tarafından önerildiğimi, hiçbir amirime benim bir talepte bulunmadığımı söyledim.

Ama bu benim kaderimdi, nasibimdi. Bu hikâye bugüne ve herkese doğrudan örnek olmayabilir.

Yapı olarak amirlerimle teknik bir ihtiyaç olmadıkça irtibat kuran birisi değildim. Yaratılıştan gelen bir huy bu.

Hatta Ankara’da Genel Müdür olarak görev yaparken, bir onay için Bakan Bey ile görüşmek üzere makamına gitmiştim. Özel Kalem Müdürü bana biraz da nasihat ederek, “Bilal Bey, bak diğer Genel Müdürler hep burada. Sen hiç gelmiyorsun. Buraya daha sık gelmelisin, yoksa yanlış anlaşılır” demişti.

Bu uyarı ve nasihat sonrası, hiç olmazsa 15 günde bir gidecek konular oluşturmaya çalışmıştım ama işin doğrusu bu durum içime de pek sinmemişti.

Talip’in sorusu aslında buydu. Kendisine göre işini çok iyi yapıyordu, aşkla yapıyordu. Hassasiyetleri çok yüksekti. Peki amiri bunları görüyor muydu?

Yetişme tarzı itibarıyla “makam istenmezdi”. Ama 11 yıldır aynı yerdeydi. Ne önerebilirdim ona?

Manevi Değerler ve Maddi Dünyanın Çatışması

Burada bir parantez açayım: Dini terbiyede “makam istenmez, verilirdi.” Sebebi; makama tutunmaktan (hubb-u cah) ve makam sevgisinden kaçınmak, makamları birer emanet olarak görmek, nefsani arzulardan uzaklaşmak ve liyakat esaslı görevlendirmenin esas olmasıdır.

Aldığı dini terbiye, Talip’i manevi dünyası ile gördüğü maddi dünya arasında bir çatışma içine sokuyordu. Bunu da açıkça ifade ediyordu.

Peki ya Hz. Yusuf örneği? Hz. Yusuf’un Mısır Azizi’nden, “Beni ülkenin hazinelerinin başına getir, çünkü ben iyi korur ve iyi bilirim” (Yusuf Suresi, 55) diyerek görev talep etmesi ortadayken; amacımız makam sevgi ve arzusu değil de sorumluluk alma bilinciyse ve bu durum şirketin toplam menfaatine daha hayırlı olacaksa, Talip’in pozisyon talep etmesi daha doğru olmaz mıydı?

Talip’e şunu söyledim: “Benim amirlerim ile olan beşerî ilişki seviyemin mutlak doğru olduğunu söylemiyorum. Doğrusu; amirlerinle makul bir seviyede iletişim kurmaktır. Her ne kadar kişisel özelliklerimiz bunu belirlese de bu süreci yönetmemiz gerekiyor. Özellikle günümüz dünyasında...”

“Ben işimi iyi yaparım, sadece zorunluluk varsa iletişime geçerim, ‘iyilik yap at denize, balık bilmezse Halık bilir’ anlayışı” iş dünyasında maalesef tam olarak geçerli değil. Açık söylemek gerekir ki tarihin birçok döneminde de geçerli olmamıştı. Yani kısaca, şahsi hassasiyetlerimiz ile iş dünyasının hassasiyetleri farklıydı ve farklıdır.

Networking Dengesi Nasıl Kurulmalı?

Günümüzde “networking” denilen bu ilişki ağı nasıl kurgulanmalı? Ortada buluşmak mümkün değil mi? Bence mümkün ve tam olarak öyle olması lazım:

  • Ne başını sadece işine gömüp oradaki başarısı ile her şeyin kendiliğinden halledileceğini sanmak,
  • Ne de sadece işini yapıyor gibi görünerek kurduğu sosyal ilişkilerle sürekli gündemde kalmaya çalışmak.

Birinci gruptaysanız, “iletişimi ve etrafı ile ilişki yeteneği zayıf” diye damgalanma riskiniz yüksektir. Hele hele rakamlara, KPI’lara göre yönetme becerisi olmayan amirler kararlarını genelde sözel anlatımlara göre verdiklerinde, sadece işe odaklanmış kişilerin performanslarından haberdar olmayabilirler. Bu kişilerin sanki hiç iş yapmadıklarını düşünmeleri bile mümkündür.

İkinci gruba, yani işiyle değil de sadece sözüyle konuşanlara gelince; bunların da zararı şirkete ve kurumlara olur. Kendilerini anlatmak için abartıya müracaat ederler, iletişimlerini çoğunlukla dedikodu üzerine bina ederler; bu da şirketlerde ekipler arası düzeni ve iş birliğini bozar. Maalesef bazı amirler, bölümlerden haber aldıklarını veya bilgi topladıklarını zannederek bu kişilere prim verme eğiliminde olurlar. Eğer bu durum bir şirket veya kurum kültürü haline gelirse, işe bağlılık zedelenir; eli işte değil, gözü oynaşta olanlar çoğalır.

Kısacası sloganımız şu olsun derim: İşini yap ama ilişkini kur!

Tüm kariyer yolculuğunda olanlara ve pozisyon taliplilerine Yunus’un sözüyle seslenelim:

“Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım. Sevelim, sevilelim.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar